| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Anasayfa | Bize Ulaşın | REKLAM FİYAT LİSTESİ | Seri İlan | Haber Ara | Anketler | Sitene Ekle | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Arama |
Uzak komşumuz SuriyeBu defa Suriye yollarındayız
Bir kaç yıl önce Cizre’ye gidiyordum. Dümdüz bir ovada yolun solunda ara ara jandarma karakolları ve toprak damlı evlerin bulunduğu köyler sıralanmıştı. Sağ tarafta ise ekilmemiş araziler uzanıyordu. Buralar, Fikret Otyam’ın “Gide Gide” lerinde anlattığı “Mayınlı Topraklar”dı. Toprak damlı evlerde yaşayanlarsa kitaplarda hikayeleri anlatılan, mayınlara bir lokma ekmek uğruna kolunu, bacağını ve canını kurban veren insanların çocukları. Bu acılı çocukların babalarının hikayelerini Otyam’ın kitaplarında okuyabilirsiniz. Mayınlı toprakların ardındaki düzlüklerde ise uzak komşumuz Suriye görünüyordu. Orada uzaktan görünenler de Türkiye’deki görünümden pek farklı değildi. Ama merak bu ya, içimde mayınların ardını görmek arzusu beliriverdi. Tarihin en uzun süren diktalarından biri yıllardır nefes aldırmadan yönetmişti bu ülkeyi. Oysa bir zamanlar o topraklar uygarlığın beşiğiydi. Ama işe bakın ki buralarda Demokrasi nedense bir türlü yeşeremedi. Ankara’daki Suriye elçiliğine vize almak için gittiğimde pek de ümitli değildim. Gerçi artık eski diktatör yoktu ama yine de insan emin olamıyor. Elçilikte düşündüğümün tersine herkes çok iyi niyetliydi. Vize işi hemen halledildi. Gezimizin turistik olduğunu öğrenince, görevliler, Suriye hakkında hem ağızdan bilgi, hem de bir yığın broşür ve harita verdiler. (Kısa bir süre önce çok güzel bir gelişme oldu ve iki ülke arasında vize kaldırıldı) Artık yola çıkabilirdik. Önce Antakya’ya gittik. Orada kaldığımız gece otelde konuştuğumuz biri, Suriye’de dolaşmanın çok kolay ve problemsiz olduğunu söyledi. Ertesi gün, şehirdeki kuyumculardan Suriye parası satın aldık. Suriye parası Antakya’da, Amerikan Dolarından bile daha fazla ve kolay bulunan bir para. Arabamızla Soğukoluk’un kıvrım kıvrım sırtlarına vurduk. Bilmem Akdeniz’in bu güzel köşelerine hiç yolunuz düştü mü? Bir huzur, bir rahatlık yuvasıdır. Hava narenciye çiçeklerinin doyulmaz kokusuyla doludur. Derken tamamen kırsal bölgeye, daracık yolun makilikler arasında dalgalanarak, inişler, çıkışlarla devam ettiği yerlere vardık. Ve sonunda sınır. Türk gümrüğünden nasıl geçtik pek hatırlamıyorum. Ama Suriye gümrüğü pek âlâ aklımda. Karşıdan bir minübüsle gelin gelmişti. Yani gelin Suriye’dendi, damat ise Türkiye’den. Damatla gelin karşı tarafta uğurlayanlarla vedalaştılar ve gümrüğe girdiler. Sonra bizim tarafta kendilerini bekleyen akrabalarıyla kucaklaştılar. Peki biz ne yaptık ? Biz, ulu ağaçların gölgelediği bu güzelim yerde, bir binadan öbür binaya gidip gele perişan olduk. Bir kaç kuruş bahşiş için koca adamların evraklarımıza basacakları mühürü kaybetmeleri, iki parça evrakı diğerlerinin arasına karıştırarak yok etmeleri beni çok etkiledi. Kızmadım, yalnızca çok üzüldüm: O koca uygarlıkların çocukları üç kuruş için yabancıların önünde takla atıyorlar. Onları bu hallere mahkum edenlerin hiç mi kabahati yok dediğinizi duyar gibiyim. Şimdi Suriye’deyiz. Tepelerden yavaş yavaş düzlüklere iniyoruz. Önce bir iki araba derken birden kendimizi bir araba ordusu içerisinde buluyoruz. Önce Lazkiye; Suriye’nin en büyük liman kenti. Burada kalmayı, planlamıştık. Şehrin içinde bir tur atıyoruz. Herşey sıkıcı görünüyor. Kalmaktan vazgeçtik. Kalabalık trafikte tekrar yollara düştük. Mola verdiğimiz yerlerde insanlar öyle kibar ve insanın kendisini rahat hissetmesi için öyle iyi davranıyorlardı ki, ülkeye girerken karşılaştığımız gümrük memurları bir başka ülkenin insanları mıydılar diye düşünmeden edemedik. Yine bir sahil kenti olan Tartus’a vardık. Uçsuz bucaksız Akdeniz’e bakan bir otel odasına yerleştik. İlk gittiğimiz otel doluydu. Otel lobisi Irak,Ürdün, Lübnan’dan gelen tüccarlarla doluydu. Ne yapacağımızı düşünürken bir tüccar bu otelin adresini verdi. Aksesuarlar biraz eskiydi ama otel çok güzel bir bahçe içindeydi ve manzara çok güzeldi. Suriye’de bulunduğumuz süre içerisinde uğradığımız her yerde servis elemanlarının görevlerini içtenlikle yapmaları, hizmet verebilmek için her gayreti göstermeleri, yardımcı olmaları hem bizi memnun etti hem de işimizi kolaylaştırdı. Üstelik her şey öyle ucuzdu ki. Şehrin sokaklarını dolaştık. Kale duvarları arasındaki labirent sokaklarda yoksullar yaşıyordu. Akşamları sahildeki çayhaneler her yaştan insanla dolup taşıyordu. Keyifle dondurmalar yeniyor, kahveler içiliyor, gençler deniz kenarında elele dolaşıyor, ay ve yıldızların doldurduğu gökyüzü altında Akdeniz akşamlarına uygun bir huzur havası dolduruyordu insanın içini. Tartus’tan sonra uğrayacağımız Şövalyeler Kalesi var yolumuzun üzerinde. Yine, her zaman olduğu gibi, anayoldan çıkınca yolumu kaybettim. Alt geçit, üst geçit vesaire derken yol kenarına park edip uzun süre bir araba geçsin diye bekledim. Sonunda, içinde karı koca, bir araba geldi. Birbirimizin dilini anlamadık ama yine de anlaştık. Kalenin bitişiğindeki kasabadanmışlar. Onları takip ederek ünlü kaleye vardık. Kale ilk yapıldığı günkü gibi orjinal haliyle zamanımıza kadar gelebilmiş. Kaleyi Haçlılar, Haçlı Seferleri sırasında çevredeki sayısız çıplak tepelerin birinin üzerine yapmışlar. Orta Doğu’da, Haçlılar tarafından, Kudüs’ü korumak için, karakol görevi gören böyle bir çok kale yapılmış. Sanıyorum bunların arasında da en güzeli bu kale. Masal kitaplarının resimlerindeki kalelere benziyor. Kalenin günümüze sapasağlam gelebilmesinin nedeni de savaşsız teslim olması. Haçlılar önce Kudüs’ü, sonra Kudüs’e giden yoldaki bütün kaleleri kaybetmişler. En sona bu Şövalyeler Kalesi kalmış. İslam orduları kaleyi bir türlü alamamışlar. Ama gelecekten ümit kesen kaledeki 2 bin asker yavaş yavaş ülkelerine dönmüşler. Sonunda asker sayısı 200’e düşmüş. İşte bu sırada Sultan Baybars kaleyi kuşatmış. Kalenin içinde 5 yıl yetecek kadar yiyecek ve cephane varmış ama yardım gelme ihtimali hiç yokmuş. Bir aylık kuşatma sonunda kaledekiler özgürlükleri karşılığı kaleyi Sultan’a teslim etmişler. Değişik yerlerde böyle çok sayıda kaleler gördüm. Oldum olası, dağların tepelerinde, ıssız bozkırlarda, denizin haşin dalgalarının çırpındığı yerlerde yapılmış bu kuleli duvarları görünce hep insanoğlunun içerisindeki, onu oradan oraya sürükleyen engel tanımayan tutkuları, (savaşarak kazanmak, sahip olmak, hükmetmek, savaşarak korumak) hatırlar ve her zaman ki gibi bir kere daha hayran olurum. Suriye’nin büyük bir kısmı taşlık çöl. Şöyle bakınca burada bir şey olmaz diyor insan. Akdeniz kıyısındaki kalan verimli arazilerinde ise hemen herşey yetişiyor. Zaten her yerde gördüğünüz meyve ve sebze bolluğu bunun tanığı. Ayrıca kıyı boyunca uzanan dağların her iki yüzü de ve-rimli ziraat arazisi. Ancak bu dağların Güney kısmını yani Golan Tepelerini İsrail işgal etmişti biliyorsunuz. Orada ki verimli arazilerini İsrail’e kaptıran Suriye, yüzünü çöle dönmüş. Büyük makinelerin sürdüğü taşlık çöle meyve ağaçları ekilmiş. Pompalarla yerin derinliklerinden çıkarılan suyla bu ağaçlar sulanmaya başlanmış. Artık çöl, ancak deve kervanlarının aşabildiği masal sahnesi olmaktan çıkıp meyve bahçesine dönüşmeye başlamış. Bunun başarılı olacağı muhakkak. Çünkü başarı yeşillenmeye başlayan çölde şimdiden görünüyor. Ama bir de şu kamyonlar dolusu çöpleri sağa sola boşaltıvermeseler.. İnanın çöl bile hızla kirlenerek çöplüğe dönüşüyor. Çölde yolculuğun çok insana sıkıcı geldiğini biliyorum. Bense çölün ıssızlığında, herşeyin benim olduğu, düşüncelerimi özgürce, pervasızca haykırabileceğim bir ortam bulduğum için, çılgınca duygulara kapılır, mutlu olurum. HAMA İçinden, Suriye’de az rastlanan akarsulardan biri geçen Hama’ya varıyoruz. Hama küçük bir şehir. Bir otel bulduk. Otelin levhasını gördük, ama bir türlü girişini bulamıyoruz. Burada da imdadımıza iyi kalpli Suriyeliler yetişti. Arabamızı park etmemize yardım etti-ler. Karmaşık aralıklardan geçerek resepsiyona varabildik. Dar ve karanlık sokaklar önce bir ürküntü vermiyor değil ama insanlara ısınınca 40 yıldır orada yaşıyormuş duygusuna kapılıyor ve rahat hareket ediyorsunuz. Geç gelmiştik otelimize, dolayıyla bir şeyler yiyebilmek için geç saatte restoran aramaya başladık. Bulduğumuzda da aç kurtlar gibi gelen kebaba saldırdık. Belki de çok acıkmış olmanın verdiği duygudur, bilemem elbette ama koca Suriye’de yediklerimin en lezzetlisiydi bu mütevazi lokantanın kebabı. Suriye’yi anlatmaya devam edeceğiz. HALİT ANGINER/CANADATÜRK HABERİN FOTOĞRAFLARI
Yazdırılabilir Sayfa |
Word'e Aktar |
Tavsiye Et
| Yorum Yaz
|
Yeni Eklenen Haberler |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Canadatürk © 2007 - 2009 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Destek: info@canadaturk.ca Tasarım: Idol Graphic |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||